BALKAN KÜLTÜR ESERLERİ  
 
  Balkanlarımız-Yüz Yıllık Sürgün 17.12.2017 02:10 (UTC)
   
 
 

 

Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli-i Şahane'siydi. Türklerin ve Müslümanların, her milletten Hıristiyanların yan yana yaşadığı, barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir halklar tapınağıydı. Ta ki 19. yüzyılda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar.

 

Yunan, Sırp, Bulgar, Karadağlı ya da Romen; Osmanlı'dan bağımsızlaşan her ülke, Avrupa devletlerinin koruması ve gözetimi altında etnik bakımdan temiz bir toprak yaratma yoluna girdi. Biri 1877-78'de, diğeri 1912-13 yıllarında gerçekleşen iki savaşla Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı. Onun uzantısı sayılan Türkler ve Müslümanlar topraklarından söküldü. Milyonlarca kişi süngülerin önünde Türkiye'ye sürüldü. Köyler, şehirler basıldı, yağmalandı, yakıldı; 900 bine yakın Türk ve Müslüman katliamlarda, sürgün yollarında can verdi. Yüzyıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edildi. Geride küçük ve unutulmuş bir azınlık, içli Rumeli türküleri, hazin anılar ve tüyler ürpertici kıyım hikâyeleri kaldı. Atlas, bir zamanlar Balkanlar'ın pek çok bölgesinde toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturan Türklerin ve onlarla özdeşleşmiş Arnavut, Boşnak, Pomak gibi Müslüman halkların tabi tutulduğu sürgün ve kıyımları araştırdı. Yüz yıldır sorulmayan bir sorunun, 'O Türkler neredeler şimdi? Onlara ne oldu' sorusunun cevabını aradı.

Yazı: Kemal Tayfur / Fotoğraflar: Tijen Burultay

Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlanan Kosova Savaşı, Priştine yakınlarındaki geniş bir ovada gerçekleşti. Yenilgi, 19. yüzyılda Sırpların ulusça 'kutladığı' milli bir güne dönüştü. Bu yaklaşım, Arnavutların yurdu Kosova'yı sahiplenmeyi de beraberinde getirdi. Sırplar, 1980'li yıllarda, Padişah Sultan Murad'ın türbesinin bir iki kilometre ötesine, Gazimestan mevkiine bir anıt diktiler. Kaidede Sırp Prensi Lazar'ın şu sözleri yazılıydı: 'Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir ve Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez; onun ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın. Onun hasadı olmasın!' Sırp lider Miloseviç, Kosova Savaşı'nın 600. yılı anısına 1989'da burada bir miting düzenledi. Mitinge bir milyondan fazla Sırp katıldı. Önce Bosna'yı, ardından Kosova'yı kana boğan süreç böyle başladı. Gazimestan'daki Sırp anıtı şimdi uluslararası gücün koruması altında. Arnavutlar, anıtın kaldırılmasını istiyor.

 
 
 

Kosovalı bir gazeteciydi, savaşın tam göbeğindeydi ve felaketi günü gününe dünyaya duyurmak zorundaydı. Haber diye anlattığı her şey onun trajedisiydi; kardeşlerinin katlini, yaşadıkları topraklardan sürülüp atılmalarını, şanslı olanların malını mülkünü, evini barkını kaybetmek pahasına- mülteci olarak kurtulabildikleri bir dünyanın halini duyuruyordu. Bir gün sıranın kendisine geleceğini, bir sığınmacı durumuna düşeceğini aklına getirmiyordu.
Burbuçe Ruşiti, henüz bir genç kızken çocukluk arkadaşı Sırplarla ortak hayallerin ve umutların peşinde koştuğu yılları sürerken gün gelip duyurduğu olayların tanığı olacağını düşünemezdi. Oysa dedesi onu uyarmıştı: 'Unutma, Sırp komşu yastığının altından bıçağı eksik etmez!'
Burbuçe, Kosova'da gerginliğin tırmandığı günlerde, çocukluğunu ve gençliğini paylaştığı Sırp arkadaşıyla karşılaştı. Arkadaşı onu görmemiş gibi yapıp yüzünü çevirdiğinde, yastığın altındaki bıçağın çıktığını anladı. 'Tarih Balkanlar'da durmadan yineleniyor' diye düşündü.
Kim bilir, belki de bıçak yastığın altına hiç girmemişti. Hem sadece Kosova'da değil, bütün Balkan ülkelerinde yüz yıldan fazla bir zamandır bıçağın işi hiç bitmemişti. Kimi sakin dönemler vardı ki, o da bıçağın bilendiği aralara tekabül ediyor olmalıydı. Ve herkes biliyordu bıçak, Avrupa'ya bir tokat gibi uzanan Balkanlar'ın üzerinde parıldadığında, bu, yüz binlerce insanın katli, milyonlarcasının yerini yurdunu terk edip sığınacak bir kapı araması anlamına geliyordu.
Peki hangi kapı? En son Kosovalı Arnavutlar o kapıları zorladı. Arkalarında kol gezen ölümün hışmından kaçarken nereye sığınabilirlerdi? Arnavutluk'a mı? Makedonya'ya mı? Sınırlar kuşatılmış, yollar kapanmış, çoluk çocuk halkın geçebileceği yerler mayınlarla döşenmişti. Gene de her iki ülkeye yüz binlerce Arnavut sığındı. Bir o kadarı kara, soğuğa aldırmadan dağlarda, ormanlarda saklandı. Binlercesi de otobüslerle, trenlerle sınırları aştılar, Türkiye'ye sığındılar. Bir kısmı Kırklareli'ndeki göçmen kampına alındı, kimileri Türkiye'deki akrabalarına konuk oldu. Bazıları da, Türkiye'deki evlerine gelip yerleşti. Onlar, Burbuçe'nin babası gibi bu meşum günleri düşünerek çok önceden Türkiye'den ev almış olanlardı.
Buna hiç şaşırmadım. Bir haftadır Kosova'daydım ve herkeste Türkiye'ye ilişkin aynı duygularla karşılaşıyordum. Sorduklarında, İstanbul'dan geldiğimi söylüyordum. Hemen düzeltiyorlardı: 'Başistanbul!' İşte o duygu; Balkanlar'da Türk olsun, Arnavut, Boşnak, Goralı, Rom, Tatar, Pomak, Çerkes olsun her Müslüman'ın ortak hasleti böyle beliriyordu. Hepsi Türkiye'yi ikinci bir vatan olarak algılıyordu. Hayır, hepsi dememeliyim; Türkler, Kosova'nın yalnız ve sahipsiz Türkleri için Türkiye hep anavatandı.

 
 
 

O yüzden Bosna'da savaş patladığında, Kosova'da silahlar gürlediğinde, Makedonya'da, Yunanistan'da, Romanya'da, Bulgaristan'da ırkçı saldırganlık Türklerin ve Müslümanların üzerine bir kâbus gibi çullandığında Türkiye'ye uzanan yollar, göçmen kafileleriyle dolup taşıyordu. 'Neden Türkiye' diye sormaya kimsenin hakkı yoktu. Başlarına gelen her şey; öldürülmeleri, aşağılanmaları, tecavüzlere uğramaları, malları mülkleri yağmalanarak yurtlarından sürülmeleri Türkiye ile doğrudan ilgiliydi çünkü. Onlar yaşadıklarından Türkiye'yi sorumlu tutmadılar, bunu asla dile getirmediler. Ama felaketle sonuçlanan her savaşın, her saldırının Osmanlı'nın bu topraklardaki 600 yıllık tarihinden -ki bu onların da tarihidir- bağımsız olmadığını da biliyorlardı.
Priştine yakınlarındaki Milosevo köyünde konuk olduğum Arnavut aile, Türkiye'den geldiğimi öğrendiklerinde nasıl da hayıflanmışlardı. Savaş patladığında komşuları Türkiye'ye gitmeye can atarken Esat Berişa, Hollanda'daki oğlunun çabalarıyla bu ülkeye gidebildiklerini söyledi. Savaş bitince yerle bir olmuş köylerine geri dönmüşlerdi. Karısı İfaket Hanım söze girdi, 'Komşuları dinleyince Türkiye'ye gitmediğimize çok pişman olduk' dedi. Kırklareli kampının olanakları daha iyi olduğu için değil. 'Hollanda'da kampımızı ziyarete gelirlerdi; kimi bizi merak ettiği için, kimi yardım etmek için. Ama bizi gördüklerinde yüzleri ağrırdı.' Evet aynen, Türkçe kelimelerle böyle söyledi: 'Yüzleri ağrırdı.' Avrupa'nın ortasından gelen bu savaş mağdurlarını ziyaret ederek kendi insancıllığını hatırlamak isteyen Avrupalı, 'namaz kılan, takkeli, Doğulu yüzlerle' karşılaştığında, elinde olmadan suratını ekşitiyordu.
Ülkelerinde rekabet içinde oldukları halkların tepkisi ise hiç de 'yüzlerin ağrımasıyla' ifade edilecek gibi değildi: Sırpların, Bulgarların, Romenlerin, Yunanların gözünde Türk olsun olmasın her Müslüman, Osmanlı'ydı, yani Türk'tü. Osmanlı'nın bu topraklardan atılması, onun mirası Müslümanların da toptan kazınması demekti. 'Mademki Türk'sünüz, Müslümansınız' derlerdi, 'bu topraklarda yaşama hakkınız yok. Yeriniz Türkiye'.

 
 
 
 
 
 
Yugoslavya bunun son örneğiydi. 1989 Haziran'ında Sırbistan'ın her yerinden yüz binlerce Sırp Kosova Ovası'na, Gazimestan mevkiine aktı. Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar evlerine kapandı. Sırplar, tam 600 yıl önce, Osmanlı önünde bozguna uğrayan Sırp Krallığı'nın anısını canlandırıyor ve dünyada yenilgilerini 'kutlayan' ilk ulus olma sıfatını kazanıyordu. O gün, Sırpların faşist lideri Miloseviç, büyük Sırbistan'ın müjdesini verdi ve 'Bir daha kaybetmeyeceğiz' dedi.
Burada hedef elbette ki Arnavutlar ve Boşnaklardı ama onlar da Türklerin uzantısı sayılıyordu. Türklerle savaş bitmemişti demek ki. O yıllarda Balkanlar'ı dolaşan Amerikalı bir gazeteci de Balkan halklarının tek bir ortak noktada buluştuklarını tespit etmişti: Türk düşmanlığı! Yüz yıl önceki duygu alabildiğine canlıydı. Bu öylesine katı, öfkeli bir duyguydu ki, Osmanlı'nın tarihten silinmesi, Türklerin ve diğer Müslümanların öldürülüp sürülmeleri yetmemişti. Bağımsızlığına kavuşan her Balkan ülkesinin giriştiği ilk iş 'etnik bakımdan temiz bir toprak' yaratmak olmuştu. Kitleler halinde insanlar öldürülmüş, onların kültürlerinden izler taşıyan yapılar, camiler, köprüler, evler, hatta diktikleri ağaçlar bile yakılmıştı. Beş on yıl önce Kosova'da, Bosna'da, yirmi yıl önce Bulgaristan'da olduğu gibi.
Kosova'nın Yakova kasabasında bir kahvede dört kişi okey oynuyordu; biri Arnavut, biri Boşnak, biri Türk, biri de Hırvat'tı. Giyim kuşamları ve davranış biçimleriyle birini diğerinden ayırmanın imkânsız olduğu bu insanlar ortak dil Türkçeyi kullanıyorlardı. Ataları da onlar gibi bir arada yaşamıştı ve o zamanlar komşular arasında Sırplar ve Karadağlılar da vardı. 'İşte Osmanlı bu!' diye düşündüm.
Prizren'deki Melamilerin şeyhi 40 yaşındaki Abdullah Rahte, Goralıların (dağlık bölgede yaşayan Türkler bu adla anılıyor) yaşadığı Brod köyünde, bir keşif daha yapmamı sağladı. Çocukluğunun geçtiği sokaklarda bize rehberlik ediyordu. Kolumdan tutup beni bir evin önüne götürdü. 'Bak' dedi, 'işte Osmanlı!' Eve baktım. Beyaz badanalı, küçük, mütevazı bir köy eviydi. Sokağa bakan penceresi yoktu. Abdullah Rahte, o güzelim Kosova Türkçesiyle açıkladı:
'Penceresi yok, üyle mi? Yok çünkü, evin bir huzuru olmalı. Sokağa da huzur gerek!'
Osmanlı'nın Balkanlar'daki varlığı bundan daha güzel anlatılamazdı. Huzur… Türklere ve Müslümanlara ve hangi milletten olursa olsun bütün Hıristiyanlara ve Yahudilere… Halkların ve dinlerin yüzyıllarca kardeşçe bir arada yaşamasının sırrı buydu. Mutlu bir altın çağdan söz ettiğim sanılmasın; fethedilip egemenlik altına alınan her yerde olduğu gibi, burada da kimi zaman Bulgar'ın, kimi zaman Sırp'ın ya da Arnavut'un devletle problemi oldu; zulüm ve terör, isyan ve tenkil burada da yaşandı. Ama Osmanlı yönetimi altında bu halkların birbirinin boğazına sarıldığı vaki değildi. Avrupalının pek aşina olduğu 'ırklar savaşı' henüz bu coğrafyaya çok yabancıydı.
Ta ki 1800'lü yılların başında, bugünkü Yunanistan'ın güney ucunda, Mora Yarımadası'nda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar: 'Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!' Balkanlar'ın Türklerden temizlenmesine dönük ilk hareket Yunan başpiskoposunun tarihe armağan ettiği bu sloganla başladı. Mora'da başlayan 1821 isyanı, buradaki Türklerin toptan katline dönüştü ve tüm Balkan ülkelerine model oldu.

İsyan ve Batılı Müdahale

Model şuydu: 'Bağımsız bir Yunanistan yaratma amacına uzanan yolda Türkler, bir engel olarak görülmekte idiler.' Buradaki Türk varlığı, Osmanlı müdahalesi için bahane oluşturabilir ve Türkler doğal olarak Osmanlı'ya bağlılık duyarlar diye varsayılıyordu. 'Çare, kökten kazıyıp yok etme idi.' Nitekim, Mora'daki (o zamanki Yunanistan sadece Mora Yarımadası'nı kapsıyordu) ayaklanma, doğrudan sivil Türkleri hedef aldı. O sırada Mora'da 30 bine yakın Türk yaşıyordu. İki ay içinde çoğu kıyımdan geçirildi. Yunan ayaklanmasını anlattığı 1861 tarihli kitabında George Finlay, şunları yazdı: 'Adamlar, kadınlar ve çocuklar hiç acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler. Yaşlılar hala taş yığınlarını parmakla gösterip, gezginlere, ‘İşte şurada Ali Ağa'nın kulesi vardı; burada hem onu, hem eşlerini ve hizmetkarlarını öldürdük' diye anlatırlar. Ve bunu anlatan yaşlı adam, yolu üzerinde bir öç alıcı meleğin bekliyor olabileceğini aklına bile getirmeden, bir zamanlar Ali Ağa'nın olan tarlaları sürmek için yürür gider. İşlenen suç bir ulusun suçu idi…' Finlay'i bu denli dehşete düşüren şey, savaş ya da isyanlarda görülecek türden öldürmeler değildi. Yunan çeteci ve köylülerin, düpedüz karşılaştıkları her Türk'ü çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden doğramalarıydı. Kasabalar basılıyor, Türkler toplanıp 'bir dere yatağına' ya da uygun bir yere götürülüyor ve orada katlediliyorlardı. Alison Phillips 1897'de yayımlanan kitabında katliamın boyutlarını şöyle anlattı: 'Her yerde daha önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakta ve yakalayabildikleri bütün Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla kıyımdan geçirmekte idi. ‘Hiçbir Türk kalmayacak! Ne Mora'da, ne dünyada'; ağızdan ağza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını ilan eden şarkı böyle diyordu... Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler dışında, bir tek Müslüman bırakılmamıştı.' Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı kitabında, öldürülen Türklerin 25 bin kişi olduğunu yazdı.

 
Burada ölenlerin sayısından daha önemli olan, bunun bir arındırma politikası olması ve Balkanlar'ın tarihine damgasını vurmasıydı.
Olayların Osmanlı başkentindeki yankıları yakıcıydı. Katliamlar karşısında halkın kapıldığı infial ve öfke o denli büyüktü ki, İstanbul'daki Rumlara karşı her an misilleme hareketleri başlayabilirdi. Padişah Mahmud da öfkesini dizginleyemeyenlerdendi. Kayseri, Edirne, Tarabya, Edremit piskoposları ile İstanbul'daki patrik Gregorius'un idam fermanını verdi. Ortodoksların davranışlarından patrik sorumlu tutulmuştu. Patrik, Fener'deki patrikhanenin 'Orta Kapı'sında asıldı ve yaftası göğsünde üç gün teşhir edildi. (O kapı o gün bugündür kapalı tutuluyor.)
Öte yandan, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu, Mora'ya çıktı. İsyan kısa zamanda ve şiddetle bastırıldı. Ama işte tam da bu anda, Batılı devletler müdahale çarkını işletti. İsyana sevk ettikleri, destekleyip yönlendirdikleri Yunanistan'ın daha doğmadan ölmesine izin veremezlerdi. Ordularını Mora'dan çekmesi için Osmanlı'ya yönelen baskı ve tehditler işe yaramayınca, dünya askerlik tarihinin en utanç duyulacak saldırısını gerçekleştirdiler. İngiliz, Fransız ve Rus gemileri, Navarin'de demirli bulunan Osmanlı-Mısır donanmasını, savaş ilanına gerek duymadan topa tuttu; savaş hali olmadığı ve herhangi bir saldırı beklemediği için müttefik gemilerinin gelişini seyretmekle yetinen 57 Osmanlı gemisi batırıldı. Sekiz bin denizci oracıkta öldürüldü. Fransa, denizcilik tarihine 'şanlı bir zafer' yazdıklarını açıkladı. İngilizler temkinliydi; bir yanlışlık olmuş gibi davrandılar. Osmanlı'nın Mora'dan çekilmesi için bu da yeterli olmadı. Bu kez, İbrahim Paşa üzerindeki baskılar artırıldı. Sonunda İbrahim Paşa ikna edildi ve isyanı bastıran ordu Mora'dan çekildi. Osmanlı hâlâ Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etmiyordu. Artık tek yol kalmıştı: Savaş. Rusya'nın saldırısı (1828) bu koşullar altında başladı ve Osmanlı'nın yenilgisiyle sonuçlandı. Edirne Antlaşması'nın imzalanması Yunanistan'a bağımsızlık, Sırbistan'a da özerklik getirdi. Osmanlı'dan koparılan bu ilk ülkenin kralı da Almanya'dan geldi; Bavyera Prensi Otto, beyaz bir atın üzerinde muzaffer bir komutan gibi Atina'ya girdi. Antlaşmada adına 'bağdaşmazlık ilkesi' denen yeni bir anlayış da yüzünü gösterdi: Buna göre, 'çatışmaları önlemek için' Mora'daki Türklerin çıkarılması öngörüldü. Özerkleştirilen Sırbistan'daki Türkler de, Belgrad ve bir iki kale hariç ülkeden sürüldüler. Balkanlar'ı kana boğacak, ileride mübadeleye gerekçe oluşturacak olan da işte bu Batılı ilkeydi. Bağımsızlık fitilini tutuşturan her Balkan halkına, aynı toprakları paylaşan Türk ve Müslümanları sürme, gerekirse yok etme işareti verilmişti.

 

93 Harbi

Artık isyanların niteliği de, pratiği de farklı bir yol izleyecekti. Daha önce yeniçeri zulmü, ayan baskısı, kötü yönetim gibi haklı gerekçelere dayanan başkaldırmalar, yerini milliyetçi bir içerik kazanan, doğrudan Batılı devletlerin (Düvel-i Muazzama) yönlendirmesi ve koruması altında gerçekleşen isyanlara bırakacaktı. Ve her isyan, başlar başlamaz sivil Türk ve Müslüman unsuru hedef alacaktı. Nitekim otuz yıl kadar sonra Karadağ, Hersek, Sırbistan ve Romanya'da patlayan isyanlar, derhal Hıristiyan-Müslüman çatışmasına dönüştü.
Osmanlı bu kez çabuk davrandı ve isyanları çok fazla yayılmadan bastırdı. Ama Yunan isyanında olduğu gibi, Batılı devletlerin müdahalesiyle bu ülkelerde de isyancılar ödüllendirildi. Osmanlı ordusunun Karadağ'daki ilerleyişi durduruldu. Özellikle Fransa'nın dayatmasıyla Memleketeyn (Kırım Savaşı'ndan sonra Ruslardan geri alınmıştı) özerk Romen Prensliği ile birleştirildi. Prensliğin başına da Hohenzoller hanedanından Prens ?arl getirildi. (Özerkliğini ya da bağımsızlığını elde eden uluslara, Avrupa'dan kral tayin edilmesi de bir kural haline gelmişti. Yunanistan ve Romanya'dan epey sonra Bulgaristan'da da krallığa Alman Prens Battenberg oturmuştu.) Sırbistan'da başta Belgrad olmak üzere Türklerin denetimindeki kaleler, savaş tehdidiyle boşalttırıldı; Türk ve Müslüman nüfusun buraları terk etmesi sağlandı. Öte yanda, Girit isyanı da tamamen bastırılmıştı ki; Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı hükümetine bir nota vererek özerklik talebinde bulundular.

 
Gene de Osmanlı, bu süreci Balkanlar'da büyük kayıplara uğramadan atlatmıştı. On yıl süren bir sükûnet evresinden sonra çark yeniden işlemeye başladı. Önce Hersek, ardından Bulgarlar ayaklandı (1876). Hersek isyanı, Avusturya'nın girişimiyle duruldu ama Bulgaristan'da Türkler ve Bulgarlar kanlı bir çatışmanın içine sürüklendiler. Karşılıklı katliamlar 39 gün boyunca devam etti. Kimi tarihçilere göre bin Türk, dört bin Bulgar öldü. O tarihteki Amerikan konsolosluk görevlisinin 12 bin Bulgar'ın öldürüldüğüne ilişkin tahmini ise fazlasıyla abartılıydı.
Ancak abartı bununla sınırlı değildi. Batı basınında 'Türk vahşetine' ilişkin haberlerin ardı arkası kesilmiyordu. Kıyım haberleri kamuoyunun ilgisini çekmiyor olmalıydı ki, gazeteler düpedüz hikâyeler üretmeye başladılar. Bu hikâyelerin en etkilisi de, Hıristiyan Bulgar kızlarının köle olarak satıldığı ya da Müslümanların haremlerine kapatıldığı yolundaydı. İngiltere'de etkili olan bu kampanya sonucu kamuoyu ve muhalefet, hükümeti müdahale etmeye çağırdı. Liberal politikacı Gladstone, çözüm olarak şunları söylemişti: 'Artık Türkler kötülüklerini mümkün olan tek yolla ortadan kaldırsınlar, yani oradan çekilip gitsinler… Hepsi ama hepsi, umarım çöle çevirdikleri bu topraklardan pılı pırtılarını toplayıp defolurlar.'
Rusya, öteden beri planladığı saldırı için İngiltere engelinin devre dışı kaldığını anladığı anda, 24 Nisan 1877'de, harekete geçti: 'Avrupa iradesi, Hrıstiyanlık vicdanı ve medenî dünyanın arzusu adına ‘suçlu Türk'ü cezalandırmak' ve ‘zavallı Bulgarları kurtarmak' misyonuyla' savaş ilan etti. Romanya, savaşı fırsat bildi ve tarafsız kalmak için Osmanlı'dan bağımsızlığını tanıması talebinde bulundu. Bu talep reddedilince, topraklarını Rus ordularına açtı. Ruslar, 22 Haziran'da savaşmadan Tuna'yı geçtiler ve birkaç hafta içinde Balkan Dağları'nı aştılar. Aralık ayında Osmanlı İmparatorluğu'nun Bulgaristan topraklarının işgali tamamlandı, ocakta Edirne düştü.

Osmanlı için kesin ve sert bir yenilgiydi. Rus orduları, İstanbul'a bir adım mesafedeki Yeşilköy'e kadar gelmişlerdi. Burada imzalanan Ayestefanos Antlaşması'nın şartları o denli ağırdı ki, çıkarlarının tehlikeye girdiğini gören başta İngiltere olmak üzere Batılı devletler paniğe kapıldılar. İngiltere donanmasını Marmara'ya soktu ve Rusya'ya karşı savaş vaziyeti aldı. İngiltere, Osmanlı'nın elde kalan topraklarının korumasına yardım ediyordu ama bu hizmetinin bir karşılığı olmalıydı: Osmanlı'dan Kıbrıs'ın kendilerine bırakılmasını istedi ve istediğini de kabul ettirdi. Ardından toplanan Berlin Kongresi (1878), barışın şartlarını belirledi. Makedonya, Osmanlı'ya bırakıldı. Bulgaristan toprakları ikiye bölündü. Kuzeyde Osmanlı Devleti'ne bağlı bir Bulgaristan Prensliği, güneyde de başında Hıristiyan bir valinin bulunduğu Doğu Rumeli vilayeti kuruldu. (Doğu Rumeli 1885'te Bulgaristan tarafından ilhak edildi.) Bosna-Hersek ve Yenipazar sancağı Avusturya'ya verildi. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını elde etmekle kalmadı; Niş Sırbistan'a, Antivari Karadağ'a, Dobruca Romanya'ya verildi. Savaşın galibi Rusya, Beserabya, Kars, Ardahan ve Batum'u aldı. Teselya Yunanistan'ın hissesine düştü. Fransa'nın kazancı ise kongre kararlarında değil, kulislerde belirlenmişti; Tunus Fransa'nın olacaktı. İngiltere zaten Kıbrıs'ı almıştı. Ama Mısır'ı da hanesine yazdırmıştı.

 

Büyük Muhaceret

Tarihimize 93 Harbi diye geçen bu savaş, Balkanlar'da sivillerin doğrudan hedef alındığı ilk savaştı. Mesele toprak kayıplarının çok ötesindeydi. Kaybedilen topraklarda ve sonradan Bulgaristan olacak ülkede yaşayan Türkler, toptan kıyıma ve sürgüne tabi tutulmuşlardı. Bir milyonun üzerinde insan süngülerin önünde yollara düşmüş ve bunların yüz binlercesi can vermişti.
Bulgaristan, Türklerin en yoğun yaşadıkları Balkan ülkesiydi. Savaştan önce, yani 1877'de, sonradan Bulgaristan olacak Tuna vilayeti ile Edirne vilayetinin Filibe ve İslimye sancaklarında yaşayan Türklerin (aralarında Çerkesler de vardı) sayısı 1 milyon 500 bin ila 1 milyon 700 bin civarındaydı ve toplam nüfusun yarıya yakınını oluşturuyordu. Bulgarların sayısı kimi kaynaklara göre Türklerden biraz daha az, kimine göre biraz daha fazlaydı. Osmanlı, Rus, İngiliz, Fransız kaynakları her iki halkın nüfusunun aşağı yukarı aynı olduğunda birleşiyordu. Tarihçi Justin Mc Carthy, Türk nüfusun 1 milyon 500 bin olduğunu söylüyor. Nüfusla ilgili kaynakları değerlendiren tarihçi Ömer Turan ise savaştan önce Bulgar olmayanların (1 milyon 949 bin), Bulgarlardan (1 milyon 793 bin) daha çok olduğunu, Bulgar olmayanların yüzde doksanını da Türklerin oluşturduğunu söylüyor: Buna göre, Türkler 1 milyon 600 bin civarındaydı. Rum, Ulah, Yahudi, Ermeni gibi Bulgar olmayan toplulukların sayısı da 350 bin kadardı. Demek ki, 'Bulgar devletinin kurulması hazırlıklarının yapıldığı bölgede Bulgarlar çoğunluğu teşkil etmemektedirler.' Bu durum işgal sonrasını planlayan Rus Prens Panslavist Çerkaski'nin başkanlığında kurulan Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilatı'nca da tespit edilmişti. Örneğin Tuna Vilayeti'ne bağlı Ruscuk, Sofya, Tulça ve Varna sancaklarında Türkler; Vidin ve Tırnovo'da ise gayrimüslimler çoğunluktaydı. Diğer Hıristiyan unsurlar dışta tutulunca, hiçbir yerde Bulgarların, etnik bir grup olarak çoğunluğu sağlayamadıkları anlaşılıyordu. Tarihçi Turan, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilatı'nın Tuna ve Edirne vilayetlerindeki Türkleri ve Müslümanları 'def etmeyi veya yok etmeyi' amaçlayan 'nüfus ihtilali'nin, bölgenin bu demografik durumunun tespitiyle planlandığını belirtiyor. Açıkçası katliam ve sürgünlerin nedeni kurulacak Bulgar devletinin Slav çoğunluğa dayanması fikriydi ve önceden planlanmıştı.

 
 
 

Savaş ve ardından yürütülen saldırılarla Türk nüfusun bir milyon kadarı topraklarından sürüldü. Bunun 515 bini sığındıkları topraklarda kaldı. Sığıntıların 105 bini Edirne'ye, 60 bini Selanik'e, 140 bini Kosova ve Manastır'a, 120 bini İstanbul'a, 90 bini de Anadolu'ya yerleştirildi. Bazıları da savaştan sonra geri döndü. Bulgaristan'ın 1887 yılı nüfus sayımına göre kalan Türlerin sayısı 672 bindi. Savaştan sonra da 52 bin Türk'ün Osmanlı ülkesine göçtüğü kayıtlıydı. Bunlara, Osmanlı ellerinde kalmış 515 bin de eklendiğinde, başlangıçtaki 1 milyon 500 bin rakamına ulaşmak mümkün olmuyordu. Tarihçi Ömer Turan da Türk nüfusun savaştan sonra yarı yarıya azalarak 800 bin kişiye düştüğünü belirtiyor. Bunun 515 bini göçmen olarak Osmanlı topraklarına yerleştirildiğine göre, 250 binden fazla (McCarthy'ye göre tamı tamına 261 bin) Türk'ün akıbeti meçhuldü.
Meçhul değildi aslında, nüfus tablolarında 'telefat' hanesinde gösterildiğine göre, bu insanlar ölmüştü. Peki bu kadar insan nasıl öldü? Bir kısmı kuşkusuz, savaşlarda ve çatışmalarda can vermişti. Ama ezici çoğunluğu katliama uğramıştı, sürgün sırasında açlık, hastalık ve soğuğa kurban gitmişti.

 

Vahşi Tümen

Bu katliamın sorumlusu Rus ordusu, bu ordunun Rus kazaklarından oluşturulmuş dehşetengiz birliği Vahşi Tümen ile Bulgar çeteleri idi. Vahşi Tümen, Rus düzenli ordusunun ardı sıra gelerek, Bulgar çetelerle işbirliği halinde Türk köylerine kıyım ve yağma saldırıları düzenlediler. Sivil halkın dehşete kapılıp korku içinde topraklarını terk etmeleri için her türlü şiddete ve rezilliğe başvurdular. Düzenli ordu da onlardan geri kalmadı; geçtikleri her yer 'çöle döndü'.
Bulgar çetelerinin sırtına ise daha da kirli görevler yüklenmişti. Osmanlı ordusunun ikmal yollarına sabotaj ve saldırılar düzenlemek sıradan işleriydi. Asıl görevleri köy basmak, tecavüz ve yağmaydı. Rusların cinayetten imtina ettiği durumlarda, kuşatılmış köylere girip kıyıma kalkışmaktı. Sürülenler geri dönmesin diye köyleri ve çiftlikleri yakıp yıkmaktı. Türklerin 'tarlalarını, evlerini, besi hayvanlarını ve her türlü mallarını ellerinden almak'tı. En canice eylemleri ise savaş meydanlarındaki yaralı Osmanlı askerleri ve esirlere son darbeyi indirmekti.
Yapılanlar öyle yaygındı ki, diplomatlar ve gözlemciler, yaşananların 'istisna değil, olağan' olduğunu bildiriyordu. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı yapıtında 'Olayların çoğunda Müslümanlara zulmeden Bulgarların sıradan köylüler olduğunu' söylüyor. 'Hatta bazen, halkı karma olan köylerde yüzyıllardan beri babaları dedeleri Müslümanlarla yan yana yaşamış olan köylülerdi. Bunların o çeşit eylemlere girişmelerinin nedeni, Müslümanlara karşı nefret duyuyor olmaktan ya da milliyetçilikten çok, mal kapma hevesiydi.' O yüzden sadece Müslümanların değil, Yahudilerin de malları talan edildi.

Savaştan önce 'Türk vahşeti'ne ilişkin haberler yapan Batılı gazetelerin muhabirleri ortak bir bildiri kaleme almak gereğini duydular. Aralarında Times, New York Herald, Republique Français, Frankfurter Zeitung, Daily Telegraph gibi büyük yayın kuruluşlarının da bulunduğu 21 gazete ve derginin muhabiri 'Bulgaristan'ın suçsuz Müslüman ahalisine karşı işlenmiş insanlık dışı eylemlerin bir özetini imzaya bağlamayı görev' saymışlardı. Olaylardan Rus ordusunu sorumlu tutan gazeteciler 'kurbanların büyük çoğunluğunun kadınlarla çocuklar olduğunu' da bildiriyordu. Ayrıca bölgede görev yapan Batılı devletlerin konsolosları, bağlı oldukları bakanlıkları olaylar hakkında günü gününe bilgilendirmişlerdi. Örneğin Burgaz'daki İngiliz Konsolosu Brophy, 'Türk yönetiminin en kötü olmuş haline kıyasla dahi, sözde büyük bir Avrupa devletinin (Rusya) yönetimi altında durumun eskisine göre on kat daha fazla kötü olduğunu' görmüş ve pek büyük şaşkınlığa kapılmıştı. Edirne Konsolosu Blunt, Türklerin yaşadığı kıyımları derlemişti. Bir başkası, 'Rusların kararlı benimsedikleri amacın, bütün Müslümanları ülkeden sürüp çıkarmak' olduğunu tespit etmişti. Bu tanıklıklar ve araştırmacı Bilal ?imşir'in yayımladığı sayısız İngiliz belgesi, bu büyük kıyımın büyük devletlerin gözü önünde işlendiğini gösteriyor.
Kıyımın bir başka boyutu da Osmanlı uygarlığının izleriyle ilgiliydi. Ekrem Hakkı Ayverdi'ye göre bugünkü Bulgaristan topraklarında, Türk evleri ve dükkânları dışında, 3 bin 339 Osmanlı mimari eseri vardı. Bunların 2 bin 356'sı cami, 415'i eğitim yapısı, 174'ü tekke ve zaviye, diğerleri de han, hamam, hastane, çeşme, köprü gibi yapılardı. Çoğu savaş sırasında, geri kalanlar da savaştan sonra şehir planlarını bozdukları gerekçesiyle yerle bir edildi. Örneğin Filibe şehrinde 33, Sofya'da 82 cami bulunmaktaydı. Savaş sonrasında her iki şehirde de birer cami kalmıştı. Yüzyıllardır hâkim unsur olarak yaşadıkları topraklar üzerinde Türkler, birdenbire azınlık durumuna düşmekle kalmamışlar, mal ve mülklerini, camilerini, okullarını, hatta mezarlıklarını bile kaybetmişlerdi.
Gene de Bulgaristan'daki Türklerin sayısı, Bulgarlar için hâlâ tehdit edici düzeydeydi. Bosna Hersek'in bazı bölgelerinde, Balkan ülkelerinin gözlerini diktiği ve her birinin üzerinde hak iddia ettiği Makedonya (Kosova, Manastır, Selanik vilayetleri) ile Trakya'da ise Türk ve Müslümanlar mutlak çoğunluktaydı. Müslüman nüfusu rahatsız ederek uzaklaştırma siyaseti, o yüzden, savaştan sonra da devam etti. Makedonya'da sivil halka yönelik çete (çentiklerin) saldırılarının ardı arkası kesilmedi. Bulgaristan'ın 1885'te Doğu Rumeli'yi, Avusturya'nın da 1908'de Bosna Hersek'i ilhakı üzerine, Hıristiyanların yönetimi altında bulunmayı kabul etmeyen Müslümanlar dalgalar halinde Türkiye'ye göçtü. Karadağ'da neredeyse tek bir Müslüman kalmadı. Öte yandan Ege adalarındaki Türkler de bir daha dönmemek üzere Anadolu'ya taşınıyordu. Örneğin Girit'te, 1821'de Türklerin sayısı 160 bindi. Bu sayı 1876'da 95 bine, 1897'den sonra da 33 bine düştü. (Onlar da mübadelede göçmek zorunda kaldı.) Sonuçta bütün bu bölgelerden, savaştan sonra gerçekleşen göçlerle yaklaşık 340 bin kişi daha Osmanlı ellerine sığındı.
Balkanlar'ın Müslüman nüfusu eriyordu. Son darbeyi Balkan Savaşları vuracaktı; ama bir farkla: Bu kez öldürülenlerin sayısı göç edebilenlerden, İstanbul ve Anadolu'ya sığınabilenlerden çok daha fazla olacaktı.

 

Elveda Balkan'ım

Yüz yıl önce, Balkan şehirlerini ziyaret eden Batılı gazeteciler ve yazarlar, rahatsızlık duyacak kadar Doğu manzarasıyla karşılaşmışlardı. Osmanlı etkisi tahammül edilemeyecek kadar derindi. O günleri bir tarafa bırakalım. Amerikalı gazeteci Robert Kaplan, 1990'larda 'Üsküp'te gümüş kubbelerden süzülen Türk minareleri' ve 'tavla oynayan beyaz takkeli adamlar'la karşılaştığında 'Asya karmaşasının… korkunç ve caydırıcı' etkisiyle irkilmişti.
Nazizmin kaynağını bile Balkanlar'a akıtılmış 'Doğulu zorbalığın ve çöküntünün zehri'nde arayan bu ırkçı Amerikalıyı okurken Prizren'deydim. Aynı rahatsızlığı burada da duymuş olmalı. Prizren, Kosova Türklerinin yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biri. Bistrica Irmağı'nın kıyısındaki kalenin etekleri Osmanlı devrini yaşıyor hâlâ. O zamandan kalma camileri, tekke ve dergâhları, avlulu evleri, dar sokakları, ırmak üzerindeki köprüleri, çarşısı, insanları ve insanlarının alışkanlıklarıyla bu şehir, mirasını ve kimliğini, Türkiye'dekilerden daha iyi korumuştu. ?air ve ressam Zeynel Beksaç, 40-50 yıl önce şehirde herkesin Türkçe konuştuğunu hatırlayanlardan. ?imdi o kadar yaygın olmasa da şehrin her yerinde, lokantada ya da postanede, çarşıda pazarda derdimi Türkçe anlatmakta hiç zorluk çekmedim.
Kosova, Balkan Savaşları'nda Osmanlı'nın ilk kaybettiği topraklardandı. Sırplar, Kosova Savaşı'nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ'daydı. Çarpışmalar bitince Britanya askeri ataşesi ile birlikte Prizren'e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen Karadağlılara, gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: 'Tek bir Arnavut'un suratında burun bırakmadık da ondan!' ?aka mıydı bu? Hayır; Durham, sonradan Arnavutluk'un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında infiale kapıldı: 'Savaş, insan soyunun en aptal yanlarını ortaya çıkarır; iğrenç, hayvani gaddarlık kendine bir erdem süsü verir. Balkan Slavlarına ve onların bozulmuş Hıristiyanlığına gelince, bana öyle geliyor ki bütün uygarlık ayağa kalkıp onları daha çok vahşetten alıkoymalı.'
Korkunç suçların işlendiği Kosova ve Makedonya'ya gazetecilerin, daha doğrusu tarafsız gazetecilerin girmesi yasaktı. Genel olarak Batı basınında tam bir 'sessizlik komplosu' söz konusuydu. Bunu, o sırada gazeteci olarak Balkanlar'da bulunan Rus Devrimi'nin ikinci büyük önderi Troçki söylemişti. Troçki, Rus ve Batı basınının tavrı karşısında hiddete kapılmıştı: 'Önde gelen bütün gazetelerin, tüm dönemimize bir onursuzluk lekesi vuracak o gaddarlıkların ahlaki açıdan sorumluları ve destekçileri durumuna girdiklerini' haykırdı.
Danimarkalı bir gazeteci de Priştine'de beş bin Arnavut'un öldürüldüğünü, 'Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü' yazmıştı. Katolik bir papaz, gördükleri karşısında suskun kalamamış, Daily Telegraph da onun söylediklerini haber yapmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan'a verdiği rapora göreyse, Ferizaj'da yaşı 15'in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan çarpışmadan teslim olduğu halde oradaki Müslüman nüfus katliamdan geçirilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
Prizren'de de durum korkunçtu. 'Kent ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar… Yağma, talan, ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok… Bütün bu dehşet yetmiyormuş gibi bir de komutan Bozo Yankoviç elinde tabancayla kent ileri gelenlerini Kral Petar'a teşekkür telgrafı göndermeye zorluyor!'
Bir Sırp gazeteci görüp de yazamadıklarını Troçki'ye anlatmıştı. 'Ferizaj'da askerlerin piliç kızartıp Arnavut öldürdüklerini, esir ve yaralıların işlerini süngüyle bitirdiklerini' söylemişti. Sırp gazeteci, askerlere çıkışmıştı: 'Niye tıpkı eşkıyalar gibi hareket ediyorsunuz?' Aldığı cevap şu olmuştu: 'Hayır, öyle değil işin aslı. Biz, düzenli ordu, belirli sınırlara uyduk ve on iki yaşın altındakileri asla öldürmedik. Komitacılar hakkında kesin bir şey söylemem mümkün değil, onlar başka bir grup.' Komitacılar denilenler, 'işsiz güçsüz, serseri takımından devşirilmiş, cinayet, soygun ve şiddeti kendileri için vahşi bir eğlence haline getirmiş' çetecilerdi. Troçki'yi asıl şok edense, serseri denilen komitacılar arasında, 'entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin' de bulunduğunu öğrenmesiydi. Aslında ordunun uyguladığı terörün yanında, komitacılarınki küçük şiddet eylemleri olarak kalıyordu. Onlar, daha çok düzenli ordunun darmadağın ettiği köy ve kasabalara dalıp nasılsa sağ kalmış insanları öldürüyor, kalan kırıntıları talan ediyorlardı. Troçki'nin aktardığı şu üç sahne, vahşet ve yağmada sınır tanımayanların sadece serseriler olmadığını gösteriyor.

Birincisi, Sırp toplumunun tepe noktasındaki şahsiyetle, Kral Petar ile ilgilidir. Kral, Kumanovo'ya giderken bir grup esirle karşılaşır. 'Bu adamlar benim ne işime yarar' diye bağırır. 'Öldürülsünler, yalnız kurşunlanarak değil; o, cephane israfı olur, değneklerle dövülerek.'
İkincisi Sırp Veliaht Prensi Aleksandar hakkındadır. Prens, bir subayın elinde kâğıda sarılı bir şey taşıdığını görür. 'O nedir elinizdeki' der, 'verin bir bakayım'. Kâğıdın içinden, zengin bir Arnavut'tan gasp edilmiş altın bir hançer çıkar. 'Sırp veliaht prensi oracıkta, mülksüzleştiriciyi mülksüzleştirir.'
Üçüncüsü de bir askerin yaptıklarıdır: 'Kaç tane Arnavut öldürdüm bilmiyorum. Ama bir tekinin bile üzerinden para edecek bir şey çıkmadı. Sonra bir bula (genç Türk köylü kadını) öldürdüm, üzerinde on tane altın lira buldum.'
Bu üç olay, esir ve sivillerin katledilmesi ve yağmalanması olgusunun ne denli yaygın ve olağan olduğunu gösteriyordu. Öyle ki, Sırbistan'ın dört bir yanından yürüyerek gelen Sırp köylüler de bu yağma ve cinayetlerde rol alıyordu.
Öldürülenlerin sayısına ilişkin Üsküp Katolik başpiskoposunun verdiği rakamlar korkunçtu. Buna göre Kosova'da öldürülen Müslümanların sayısı 25 binden fazlaydı. Binlerce kişi de göç yollarına düşmüştü. Bir Avusturya yetkilisi, Yakova'dan 20 bin, Prizren'den 30 bin kişinin evlerini terk ettiğini, yöreden 21 bin kişinin de onlara katıldığını kaydetmişti. Kaynaklar, o sırada Kosova'dan ayrılan Türk ve Arnavutların toplam sayısının 120 bine ulaştığını, Karadağ'daki 16 bin Müslümanın sürüldüğünü belirlemişti. Bu bölgelerden Türkler, geri çekilmekte olan Osmanlı ordularının izlediği hattı takip ederek Türkiye'ye doğru sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmışlardı. Çünkü yolları üzerinde bir taraftan Bulgaristan, bir taraftan da Yunanistan onlara doğru ilerliyordu. Her yandan kuşatılmışlardı. Arnavutların çoğu ise, Arnavutluk'a kaçmıştı. Ancak Arnavutluk da Sırplar ve Karadağlılar tarafından işgal ve talan edilmiş, halk yiyecek maddesi bile bulamaz hale getirilmişti. Edith Durham, sığıntıların önemli bir kısmının açlıktan öldüğünü bildirmişti.

Bu ölüm ve sürgün operasyonunun tek nedeni, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında olduğu gib

 
  balkonoloji-niyazi akkılıç
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  niyaziye göre zaman tamamdır.
  Reklam
  ATATÜRK SÖZLERİ
Bugün Kurban Bayramı, kurbanlar kesilecek sevap niyetiyle etler dağıtılacak herkese. Yürekler bir olacak gönüllere kilitlenecek. Gökler rahmet bereketiyle yağmurlar boşaltacak yeryüzüne. Bugün hepimizin yüreği şenlenip bayram sevinciyle coşacak. Hepimizin Kurban Bayramı kutlu olsun. İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy

www.htmlmekani.tr.gg
FİKRİ HÜR, İRFANI HÜR VİJDANI HÜR ,BİREYLER OLMALIYIZ. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK AKLIN VE BİLİMİN ÖNCÜLÜGÜNDE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ÇAGDAŞ UYGARLIK DÜZEYİ ÜZERİNDE OLMASI VE GELİŞMESİDİR. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ULUSLARA EGEMENLİK -FERTLERE ÖZGÜRLÜK! BALKANOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ ÇAGRI BALKANOLOJİ Merkezinin ilk kurma kararını toplantısı25 Mayıs1988 yılı Toplantı yeri Kartagümrük/Fatih-İstanbul Adesinde kararlaştırılarak Balkanlarda Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Dernegi olarak kurulmuştu.Lakin Dernek Üc yıl sonra 1991 yılında maddi olanaksızlıklar Tarafından kapandı. Bu duruma meydan vermemek için ve Balkanlardaki Kültür, Dil, Mimari Tarih EGİTİM, Edebiyat ve Sanat kıyımına tahamül edemeyen sayın NİYAZİ AKKILIÇ-İSTANBUL/Gaziosmanpaşa Merkezinde ÖZEL kurduğu, BALKANOLOJİ ARAŞTIRMALARI Merkezi Salih paşa caddesiN.14. adresinde Altaylardan Tunaya Darneginin catısı altındadır.Kurucular ve üye. 1.-NİYAZİ AKKILIÇ Başkan Emekli Memur. 2.İDRİZ KAHRAMAN Başkan Yardımcısı Gazeteci ve Emekli. 3.MELEK TABAK ALTAY TUNA Dernegi Sekreteri 4.NİZAMİ ALPER AKKILIÇ Kurucu üye-öğrençi. 5.HÜSNÜ ZAKİR-ÖĞRETMEN Kurucu üye Bulgaristan BALKANOLOJİNİN BAŞLIÇA AMACI Niyazi Akkılıçın 40 yı boyunça topladığı 600 yıllık eski kitaplar, belgeleri, süreli yayınlardaki Balkan haberleri, belgeleri, resimleri korumak Mimari Türk-İslam İzlerini ve Mirasımızı araştırmak ve Tanıtmak ENVANTERİNİ VE Arşivini düzenlemek, kültürel eserlerimizi itinalı bir şekilde deizmek, restore ettirmek, Araştırmacıları, Uzmanların hızmetine sunmak, Katoloklar ve kitaplar hazırlamak Radyo ve Televizyon gazete ve Dergi, gibi duysal görsel, yazısal, yayın araçları ile ülke ve BalkaN Türk Dünyasının Tarihi kültürel sanat varlığını DİĞER Ülkelere ve Dış Dünyamıza tanıtmak için Sergiler, Paneller, Konferanslar düzenlemek ve İnsanların Dikkatine Hızmet ve tanıtımına sunmaktır.BU NEDENLE tarihimizdenen bu ğüne kadar Balkan Ülkelerinden Anavatan Türkiyemize Göç ETMİŞ Bulunan Balkan-Rummeli Göçmen Vatandaşı Türk ve Müslüman vatandaşlarımızın ellerindeki kültürel Tarihi BİLGİLERİ-Resimleri,tapu, evlilik, gazete- matbuat,broşür,kitap, vesika gazete, dergi, okul şahadetnamesi v.s. herne varsa bildirmeleri içi ÇAGRIDA BULUNMAKTAYIZ. Bu Çagrı aynen Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslüman kardeşlerimiz içinde geçerli olup gereken ilgiyi Balkanoloji Araştırmaları Merkezine göstermelerini beklemekteyiz.Bu Çagrı Balkanlarda zor kalan Türkçemizin ve Tüm ECDADIMIZIN, SİZLERE HİTABEN KUTSAL ÇAGRISIDIR. Bu Çagrı ecdat yadiğarı yıkılan, yakılan,kırılan, yok olan, ayni zamanda ayakta dimdik kalmayı saglayan ben varım diyen Camilerimiz, Mescitlerimiz, Saat KULELERİMİZ, Çeşmelerimiz, Tarihi Türk evleri, konakları, Sarayları, köşkleri, pınarları, hastaneleri, demiryoları istasyonları, kütüphaneleri, Çiftlikleri, v.s. her adım başı Türklük kokan Tarihi kültür sanat eserlerimizin tanıtım ve araştırılmadsı için Han Vhamamlarımız, dag, tepe, bag, bahçe, tarlalarımız, okul ve Dükkanlar, arölyeler, işlikler, fabrikalar Osmanlıda bvu ğüne kadar her nr varsa hepsinin bildirilmesi için bu merkeze baş vurmanızı ve irtibata geçmenizi bekleriz. niyaziakkilic@hotmail.com http./balkanolojicom.tr.gg../ Tel.+905357910694 Veya Altay Tuna Göç Dernegi-Balkanoloji Araştırma Merkezibaşkanlığı. Salihpaşa cad.N.14/K.5.. Berec-Gaziosmanpaşa/İstanbul. Adresine bekleriz. Güzel Anadolumuzda hür ve Müsatakil /bagımsız/ yaşamak için Balkanları-Rumelliyi unutamayız. Rumeliyi –Balkanları unutmak Kendimizi inkara çalışmaktır.Bizler kültür hazinesinin bireyleri olarak, Ulusumuzun gencinden yaşlısına kadar, memur, köylü, işçi, şair, yazar, Cumhurbaşkanından Başbakanına kadar Millet vekilleri, gazeteci, televizyoncu, yayıncı, üniversite öğretim üyeleri, Bakanlarımız ve Bilim adamlarımız Aydınlarımız ve öğretmenlerimize kadar dernekçilerimize yedisinden yetmişine kadar hepimize BÜTÜN Balkan kökenli ve Anadolu olan hepimize çandan yalvarıyoruz ve çağrıyoruz. Geliniz Balkanolojide3 Buluşalım.Sizler bizlere sahip çıkarsanız bizlerde dünya durdukça yaşamaya devam edeçegiz.BNoşuna öşmedi bu kadar insan. Boş yere akmadı oluk oluk kan. Kalk artık ulusum. Kalk artık uya. Yalvarıyoruz. Yalvaruyoruz. Sözde sizlerin sazda sizlerin. Madi ve Manevi yardemlarınızı bekleyoruz.Çünkü bizleri BNalkanlarda Binlerce köy, şehir samanlıklarında, tavanlarında, sandık köşelerindeki, hatta kömürlüklerdeki çöplüklerdeki onları ateşlerden topşlayarak farelerin kemirmesinden, örümçek aglarıdan kurtararak 10 BİNLERCE VE 100BİNLERCE DOLAYINI BULABILECEK KÜLTÜR TARİH İNÇİSİNİ İstanbul ilinin Gaziosmanpaşa ilçesinin Salih paşa Sokagı N.14. K.5. Berec ADRESİNE Balkanoloji Araştırmaları Balkan Türklerinin abide Şahsiyeti sayın Araştırmacı BaşkanNİYAZİ AKKILIÇ Beye göndermenizi bekler candan teşekür etmeyide bir borc biliriz. Unutma ve şu mısralarıda hatırlayalım. Boşuna akmadı bunça kan Boşuna ölmedi bu kadar insan, Boş yere akmadı oluk oluk kan. Kalk artık ulusum , kalk arttık uyan. Balkanoloji başkanı Niyazi AKKILIÇ DİYORKİ,Balkanlardaki Türk Kültürünü varlığını araştırmak, bulmak, tanıtmakl, yaymak ve yaşatmak her Türkün en Kutsal görevidir. Eger Milletleri bir ulu Meşe AGACINA BENZETİRSEK BU AGAÇ MUHTAC OLDUĞU NEMİ GEÇMİŞTEN ALIR VE O SAYEDE İSTİKBALE/GELECEGE/ KÖK SALAR.Atalarımızın bıraktığı Tarihi Kültürel eserler Gelecegimizin en büyük teminatıdır.. /güvencesidir/Onları yok olmaktan kurtarmak bizim birinci görevimizdir. İşte bunun Çagrısını AnaDOLU Türküne ve Balkan Türklerine içtenlikle yaparak bu göreve bir nebze olsun yardımlarını beklemekteyiz. Saygı ve selamlarımızla Balkanoloji Araştırma Merkezi başkanı Niyazi Akkılıç-İstanbul. İrtiat. niyaziakkilic@hotmail.com. http./balkanolojicom.tr.gg./ http/hurbalkancom.tr.gg./ Tel.+905357910694. Salihpaşa cad.N.14. Gaziosmanpaşa/İSTANBUL. HÜRMET VE SAGI DOLU SELAMLARIMIZLA. Balkan Türklerini catımıza haberlerini ve desteklerini bekleyoruz. BALKANOLOJİ BAŞKANI-Niyazi Akkılıç-istanbul.
  TÜRK TARİHİNDE ÜÇ ATA
OĞUZ ATA ,KORKUT ATA KEMAL ATA 1:OĞUZ ATANIN İLİ BİZİM ORTAK İLİMİZ. 2:KORKUT ATANIN DİLİ ,BİZİM ORTAK İLİMİZ 3:BİZİM ORTAK YOLUMUZ
Osmanlıda Giyinim

sitene ekle

Myspace Graphics
  DELİORMAN TÜRKLERİNE
BALKAN TÜRK VARLIGINA DOGRU YOLU GÖSTERECEK ÇOBAN YILDIZIBİR ÜMİD VEİMAN GÜNEŞİ HALİNDE DOĞARAK YÜKSELMİŞTİR.DELİORMAN TÜRKLERİ İÇİN TEKYOL DEMOKRASİDİR-ZAFERDİR-ADALETİR.BU ZAFER ÖZGÜRLÜĞÜN TEK YOLUDUR.KABUL ETMELİYİZ.
NİYAZİ AKKILIÇ

BALKONOLOJİ ARAŞTIRMASINDAN ÖZETLER
BULGARİSTANDA TÜRKLÜK MÜÇADELESİ
Balkanoloji araştırma merkezi başkanlığı olarak özetlemek istersek,Altaylardan Tunaya
Göçmenler Dernegi ve onun rehberliğinde yörütülen Balkan dil, kültür, Tarih, Mimari Egitim, Edebiyat v.s. Araştırmalarımız Balkanoloji Araştırma Merkezi adı altında Başkan
Niyazi Akkılıç yönetiminde Balkan-RumelliTürk kültür varlıklarının Mirasını araştırmak ve tanıtmak plan ve projeli uygulamalarlan arşiv ve Eanvanterini çıkarıp Balkan Türklerine sunabilmektir. Başlıçada genel amacımız bu yönde yapılan çalışmalardır.
Balkanoloji Merkezinin bu yönde yürüttüğü araştırma ve çalışmaları destekleyen Ana DOLU Türkleri VE Balkanlardaki TÜRKLER VE Göç etmiş bulunan Balkanlı aydınlarımızın bu konuda BALKANOLOJİ olarak açık ve net olarak her Türkün – her bir AYDIN KİŞİNİN öğretim üyesi veya gazeteci – Tarihçi kim neler Balkanlar ile ilgili neler bilirseler, bize fikir ve düşünçelerini hiç sakınmadan bildirmelerini içabında kendi özel fikir ve düşünçelerinide sunarak katkı ve desteklerini ve bizimle birlikte yer almalarını bir Balkanlı Türkü olarak beklemekteyiz. Emai,l. niyaziakkilic@hotmail.com. http./balkanolojicom.tr.gg./ http./hurbalkancom.tr.gg../ +905357910694 olarak arayabilir ve iletişim kurabiliriz.Muhterem Balkanlı Türkleri-Bizler yani atalarımız Balkanlara-Anadoludan gelen ve göç eden yürük Türkmen Türkleridir.
Balkanolojinin başlıça genel amacıda önçelikle Balkanlardan Anavatan Türkiyemize göç gelmiş olan Balkan Türklerinle ve Oralarda kalan akrabalarımızla balkanlı türklerlen kültürel, sosyal, Tarihsel baglarımızın derin köklerini araştırmak tanıtmak ve yaşatmak için yerliyerinde bilimsel araştırmalar yapılarak Türk kültür tarih varlığını yeninesle daha iyi tanıtmak için bunuda belirli zamanlarda bizim olan ve yüreklerimizde ve beleklerimizde halen bizim bilinen Balkanları ve oradaKİ VE YAŞAYAN ÜÇBEYLERİ VE Türklerlen ilğili bilinen bütün haber ve bilgileri, hep berabercesine, Birlik- Beraberlik- Dirlik ve Dayanışma içersinde hepberaberçe kanımız çiğerimiz olarak paylaşmaktır. Bunun için Balkanoloji araştırma merkezi sizlerden düşünçe ve fikirlerinizden bu konuda katkılarınızı ivedilikle beklemekteyiz.BULGARİSTANDAN DÜNDEN BU GÜNE YAPILAN GÖÇLE
1878-80 Yılları1,000.000. kişi aile,
1880-1912 yılları440.000kişi ailr.
1912-1951yılları154.000kişiaile.
1951-1978 yılları130.000kişi aile
1978-1990 yılları345.000 kişi aile
1990-2000ylları185.000 kişi aile
Böylece Bulgaristandan Rus-Türk harbinden sonra başlayan ve 2000 yılına kadar süren 130 yıllık bir zaman içinde Bulgaristandan 2,254. 000 Türk ailesi göç ermiştir. BU göç ailelerini ortalama 3 kişi olarak hesap etsek 6.762.000 Türk bulgaristandan göç etmiş oluyor.
Bu ğüm yapılan Araştırmalara göre Balkanlardan GELEN Türk Göçmenlerinin sayısı Anadoluda 36575 850 kişi olarak biliniyor bu rakamın 18725250 si Bulgaristan kökenli olduğu amlaşılmaktadır.Bunun için Bulgaristan ve Türkiyede secimlerde yapılan ikili anlaşmalar bu konuda büyük rolü olmaktadır. Bulgarista HÖH-nin lideri olan sn. Ahmed Doğan için bu rakamlar Bulgaristan Türkleri için Barışın VE Daletin saglanmasında Demokrasinin genel unsurlarıdır.Unutmayalım ve devamlı kalplerimizden silinmeyen AZILI KOMUNİST Rejminin Mimarı Todor Jivkof döneminde Mestanlı meydanı basan taklar ve altında ölenler sonra benkovskide küçük Türkkanın Anakuçagında öldürülmesi ve yine HAK VE ÖZGÜRLÜK MÜÇADELESİ VEREN Niyazi İbrahimin oglu StaraZagora İLİNİN Rıjena/Hamursuz / köyünde boğzlanmadını babası Müslüman Pomak Türklerinin haklarını savunup müçadele verdiğinden öldürülerek tam g göç etmeside altı ay sonraya bırakılması ve baskıda bulunması nasıl unutulur. Bu iki küçük çoçuğun ölüm sonrası Analar ve Babalarda şehit edilmedimi, Birçokları Zındanlara gönderilmedimi, SÜRGÜNLERE Balenelere gönderilmedimi. Bütün Bulgaristan Türk aydınları, gazeteci, yazarı, doktoru v,s. Baskılara tabii olmadını. Zorla isimler degişmedimi, dil- din kültür ve Türkçemiz yasaklanmadımı hangisini sayalım okadar çok yasaklar vardıki. Bütün bunlar nasıl unutulur.
Bulgarlaştırma ve soykırımı için yapılan katliamlı baskıları zulmün pençesinden kurtulmak için Binlerce Şehitimizin akan Sıçak kanları için onları yad etmek savunmak için davaya milli şuurla destek verenler BELENE SÜRGÜNÇÜLERİ VE Cezaevi mahkümları v.s. her bir tutuklu ve zulum gören Türkler ve Müslümanlar kendi milli yapılarınla ve Milliyetçi Türklük duyğularınla mücadeleler vererek örnek olmaya gayret göstermekteydiler. Türk milletine örnek olmak için Önçe Türkçemiz Dil Egitimimizin yeniden destek görmesi için Her Bulgaristan Türkünün BAŞI Göklere ERMESİNİ BEKLERKEN MAALESEF HALA DAHA TÜM Demokrasilere ve ÖZGÜRLÜKLERE RAGMEN Avrupa Ülkesi olan Bulgarista Yinede Türk okullarını önemsemediler. Türk Milletvekileri ve lider SNaHMED Doğan yine yalnız kaldı. Ataka milliyetcilerine yenilmiş oldu. OBİR GÜNEŞTİ LAKİN Bulgaristan Türklerine Sıçaklığını verip kanadı altına alamadı. BURADA Türk MİLLETİ YİNE ÖKSÜZ VE YETİM KALDI. Bulgarlaşmada dökülen ASİL Türk kanlarının tam terzisini bularak tartamadılar. BU KANI YERDE BIRAKMAMAK İÇİN BAŞTA Bulgaristan Türklerinin baskılarını ve zulmü unuturabilmek için bir nebze Türk OKULLARINI AÇARAK Türkçe egitime yön verilmemesi çok çok acıların ve zızıların nar taneçiği olarak bırakılmıştır.UYARIYORUM. sakın daha geç sayılmaz. Asla asla unutmayınız ve unutmayınızki unutulmasın tarihin mazisi hatırlasın ve özgürlük günesinin aydınlığı herkesi Demokrasi içinde ısıtabilsin.Bulgaristan bu gün Türk ve Müslüman 3750560 kişi bu olayların gerçekleşmesini beklemektedir.Ey Balkanlı Türküm dur hemen gitme. Durduğun yere hele bir bak. ŞU ANDA Balkanlardasın. Bulgaristanda geldiğin Deliorman veya Güller vadisindesin hiç fark etmez.Bu Topraklar Anavatandan koparıldıktan sonra topragın bereketinebıraktığın evine yurduna malına bahçe ve tarlanaı nasıl yitirdiğini biliyorsun. Kalmadımı BEŞPARASIZ VE HİÇ PULSUZ BULGARLARA TESLİM EDİLMEDİMİ.Arkasında kocaman bir Türk mirası ve hatırası olan bu topraklar atalarımızın alın terinle kazandığı topraklar degilmiydi. Bunun için sen hala Evladı Fatihanların bir neferisin ve evladısın. Torunusun.Unutma sen hala fatihanların topraklarındasın. Çünkü TAPULAR Ankarada HALA ARŞİVLERİMİZDE SAKLANMAKTADIR.
Şehitlerimizin ve Gazilerimizin bu topraklarda akan Sıçak kanları vardır. Bunu size milli duyğularumla anımsatıyorum. Bastığın Bulgaristan Topraklarında unutma 600 yıllık ceddinin ve atalarının müçadele şerefi şanı, emegi var. Anıları ve tarihi var olup yazılmış tarihi miras tapularımız vardır. Başını rg ve şunuda hiç unutma durduğun yere bir bak. Bir Fatiha oku. SONRA GENE DURDUĞUN YERE BAK UNUTMADAN Milli Müçadelemizi
Tanı daha fazla tarihinden bilgi almak isterseniz bizi ara niyaziakkilic@hotmail.com.
http./balkanolojicom.tr.gg../ http./hurbalkancom.tr.gg../ +905357910694. ara ve sor öğren.
Şehitlerimizin yüzüne nasıl bakacaksınız. Nerede kaldı Türklerin DOĞAL HAKLARI. Nerede kaldı Şehit Türkümün akıtılan saf temiz kanları. Bunları Bulgaristan Baş Duşmanı Jivkof yönetiminin Devamçılarına peşkeşmi çekileçektir. Yoksa ADALET YERİNE GELEÇEKMİDİR.Böyle giderse Türk ve Bulgar bie arada yaşaması zorlaşaçak gibi geliyor Buşlgaristan Türk halkına. Avrupa Birliğine girdik onlarıda ikna etmedeBulgarlar kadar zormudur. UYANIK milletvekili Türklerimiz nerede YOKSA kara para veya dalevera peşindelermi. BÖYLE BİR VAKA VARSA NASIL ÇIKARSINIZ KARANLUIIKLARDAN AYDINLIĞA. Unutma Bulgarisrand Nigboludan başlar Türk Müslüman İMTİHANLARI, vidin, PLEVEN, VARNA, ŞUNMNU, ŞİPKA KAZANLIK eskizagra, tırnava, Filibe , Burgaz, elena gibi uzar gider Türkün verdiği kahraman şehitlerinin kanı unutmayın egri işler yapmayınız. Sizlerde kafirler gibi bu kanlarda boğulma ihtimallerine sakın düşmeyiniz. Yine SULANMAsın ATATOPRAKLARI ŞEHİT KANLARINLA METİN OLUP Milletin sadık erleri olalım.şimdi Balkanoloji olarak ATATÜRKÜN SÖZLERİNLE BİTİRİYORUM.
Bizler Altaylardan Tunaya göçmen TÜRKLERİ VE ÜYELERİ Balkanoloji Araştırma çalışanları olarakta, Bulgaristanda Şehitlerimizi büyük saygıyla anıyoruz. Türk milleti ve onun çocukları olarak her zaman ACDADINI TANIDIKÇA, ONLARA SAHİP ÇIKTIKÇA YİNE BÜYÜK İŞLER YAPAÇAKTIR. Türk Medeniyetinin ufkundan doğan yeni bir güneş gibi devamlı parlayaçak ve Tarih sayfasında yine Türk ası ilebet yazılacaktır. Mustafa Kemal AtaTürk.. metini yazan ve hazırlayan . Balkanoloji kültür tarih başkanı Niyazi AKKILIÇ-İSTANBUL. SAYGI VE HÜRMETLE BALKAN Türklerinden yanıt ve destekler beklemekteyim. 9.01.2009.yılı. NİYAZİAKKILIÇ-İSTANBUL.


BALKANOLOJİ ARAŞTIRMA MERKEZİ ÇALIŞANLARI ADINA YAPTIĞIMIZ BALKAN TÜRKLERİ VE MÜSLÜMANLARININ UYGARLIĞINDAN BU ĞÜNE KADAR BALKANLARDAKİ GELENEK, GÖRENEK, ÖRF VE ADETLERİMİZ DİLİMİZ, DİNİMİZ, KÜLTÜR VE TARİHİMİZ EGİTİM VE EDEBİYATIMIZ KİMLİĞİMİZ VE VARLIĞIMIZ HER YÖNÜYLE BİLİMSEL AÇIDAN ARAŞTIRILARAK KAYITLARA GEÇMEKTEDİR. BU GÜNE KADAR BİRÇOK ÇALIŞMALARDA BULUNDUK. GENELLİKLE BULGARİSTAN DAKİ MİMARİ KÜLTÜR İZLERİMİZİN DÜNÜ VE BUĞÜNÜ 600YILLIK MİMARİMİZ ESKİ EV VE KONAKLARIMIZ V.S. OLMAK ŞARTINLA BULGARİSTANDA TÜRK YAPISI KESİN OLMAYAN BİR 3339 ADET ESER GÖSTERİLİYORDU. BUNLAR ÇOK YETERSİZ OLDUĞUDA BİLİNİYORDU SON BULGARİSTAN ÇALIŞMASINI BAGLANTISINDA GÖRÜLDÜKİ 222812 ADET ESERİMİZİN YANLIZ 168750 ADEDİ TARİHİ TÜRK KLASİK STİL YAŞADIĞIMIZ ECDAT EVLERİ ÇIKMIŞTIR.1660ADET YENİ VE ESKİ CAMİ VE MESÇİT VARDIR.YANİ UZATMAYAÇAGIM BU ESERLERİN LİSTESİ 55ADET CEDVELDE TOPLANIYOR. TÜRKLÜK VE MÜSLÜMANLIK KÜLTÜRÜ OKADAR ÇOK DERİNKİ ANLATMAYLA SON BULMAYOR. BÖYLE BÜYÜK BİR IRKIN VE FATİHİN TORUNLARI OLARAK BİZLER GEÇMİŞİMİZE SAHİP ÇIKALIM. SET ÇEKENLERİ UYARALIM VE GERÇEGİ ANLATALIM. BİRLİK, DİRİLİK, BERABERLİK DAYANIŞMA BU DÖRT SÖZÜ KEMİKLEŞTİREREK TÜRKLÜĞÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM. NETEKİM SAYIN ERDİNÇ BEYİN SÖYLEDİKLERİ ÇOK YERLİ YERİNDE TÜRKSEK SAPINA KADAR TÜRKLÜĞÜMÜZÜ BİLELİM VE KİMŞİĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM. SÖZ EDİLEN ERDİNÇ KARDEŞİMİZİN GİBİLERİNİN DAHA ÇOK OLMASINI DİLER BALKANOLOJİ ÇATISI ALTINDA TOPLANMAMIZI BEKLEMEKTEYİM. BÖYLE ARKADAŞLARLAN GURUR DUYMAK TÜM TÜRK MİLLETİNİN HAKI OLMASINI İSTERİM ENDERİN SELAM VE SAYGILARIMLA NİYAZİ AKKILIÇ-İSTANBUL.BALKANOLOJİ BAŞKANI.


DUYURU

BALKANOLOJİ MERKEZİ
Balkanlarda Türk Dil Kültür Tarih Araştırmaları merkezinin kuruluşunun yegane amacı bütü Balkan Ülkelerindeki gecen 600 yıllık Türk –Müslüman Kültür Medeniyetinin varlığını araştırmak ve bu ülkelerde çeşitli sebebler yaratılarak kaybolan Mimari anıtlarımızın ve kültürel güzeliğimizin yıkılması, yok edilmesi, kaybolması, yakılması ve yıktırılması gibi birçok nedenlerlen GEÇMİŞ TARİHİMİZDEN BU ĞÜNE KADAR KENDİNİ KORUYABİLMİŞ VE DİMDİK AYAKTA KALAN Mimari kültür izlerimizin ve Osmanlı
Yapıtarınıo tek tek köy ve şehir demeden araştırarak , meydana getirmek istediğimiz Balkan Mimari Eserlerinin dünü ve buğünü diye Envanterini ve arşivini çıkarıp gereğinçe düzenlemektir.Bizlere bu konuda daha ayrıntılı ve verimli çalışabilmek için, daha bilimsel çalışmalarda bulunmak ve katkı saglamak, bilği alışverişini hızlandırmak, özğür ve daha çok yaratıcı birer bireyler olarak Balkanlılara genç Araştırmacılar yetiştirmek ve böylecede ilmi ve bilimsel sonuçlar çıkararak ortaya koyabilmektir.Böylecede Balkanlardaki yıkılan köprüleri yeniden inşa etmek demek Balkan Ülkeleri halkları arasında yeniden bagları genişleterek İşbirliği ve Dostluklar kurarak, kuvvetlendirmektir.Kardeşliği güçlendirmek gayesinlede Dünyamızın ve insanlığın daha güzel olabilmesi için Evrensel mücadeleleri Dünya Barışına, Demokrasi yolunda hak ve adaletini saglamakla yeni içerikli elemanlar saglanmasında, yetiştirilmesinde düşündüğümüz amaçlardan yeganesidir.
Balkanoloji di, kültür tarih araştırma merkezinin ayrıça kısa adıda BALKANOLOJİolarak
Saptanmıştır.Bu Kuruluş 1988 yılında bir Balkanlı Osmanlı kuruluşu olarak kurularak
İstanbul-Gaziosmanpaşa ilçesinde Tüm Balkan Türklerini kapsayan bir bilimsel araştırma kuruluşu olarakTarihi Türkiyemizin İstabul kentinde nufusun önemli bir bölümü Balkan Türkleri oluşturması göze alınarakBalkanlarda Dil, Kültür, Tarih Mimari ARAŞTIRMA MERKEZİ Kordinatörü ve Araştırmacı Sn. Niyazi Akkılıç Başkanlığında kurulmuştur.
Kuruluşumuz bütü Balkan Türklerine ve Göçmen Derneklerine kapısı açık olup gerekli Balkan ülkelerinle ilğili balkan Türklerinden bildikleri bilgileri, belgeleri, eserleri ulaştırmada gayret gösteren birçok Balkan Türkleri derneklerine ve Altay Tuna Dernegi Üyelerine gönülden teşekürler eder ve mütemadiyen daha hızlı bir akışla şu iletişime yer vermelidirler. niyaziakkilic@hotmail.com. http./balkanolojicom.tr.ğğ./ +9053579106.
Adres.Salih kardeşler cadesi.N.14. Berec-Gaziosmanpaşa/İstanbul.Niyazi Akkılıç.
  EĞEMENLİK-ÖZĞÜRLÜK
ULUSLARA EGEMENLİK FERTLERE ÖZĞÜRLÜK
M.K.ATATÜRK.

BİTİRDİM ESRİMİ SİLDİM KALEMİM
NİYAZİ AKKILIÇ

DİLDE ,FİKİRDE, İŞTE BİRLİK . İ.GASPIRALI-KIRIM

BALKANLARDA TÜRK KÜLTÜR VARLIGINI ARAŞTIRMAK BULMAK ,TANITIP YAYMAK HER TÜRKÜN EN KUTSAL GÖREVİDİR.

EGER MİLLETLERİ BİR BÜYÜK MEŞE AĞAÇINA BENZETİRSEK ,BU AĞAÇ MUHTAC OLDUGU NEMİ GEÇMİŞTEN ALIR VE O SAYEDE İSTİKBALE KÖK SALAR. ATALARIMIZIN BAKTIGI TARİHİ KÜLTÜREL ESERLER ,GELECEGİMİZİN EN BÜYÜK TEMİNATIDIR.ONLARI,YOK OLMAKTAN KURTARMAK BİZİM BİRİNCİ GÖREVİMİZDİR
NİYAZİ AKKILIÇ.

TÜRKÇEMİZ

ANALARIMIZIN DİLİ ,ANADİL ,DİLLER GÜZELLİK YERİNE KILIÇTAN KESKİN ,ÇELİK TEN SERT , KAYADAN SARP,BORADAN HIZLI, İPEKTEN İNCE ,KELEPEKTEN UÇUÇU, ÇİÇEKTEN RENKLİ ,ALTINDA PARLAK , SUDAN DURU ,TÜRKÇEMİZ....
NİYAZİ AKKILIÇ

EY TÜRK EVLADI
KİM OLDUGUNU, NERELERDEN GELDİĞİNİ VE ŞİMDİ NERELERDE OLDUĞUNU HİÇ SOR GULAMA FIRSATIN OLDU MU? BAYRAGININ RENGİNİ TOPRAĞINI KOKUSUNUN KANININ ASLETİNİN FARKINDA MISIN?

Türkün sesiTürklüğün sesi olmalıdır.
TÜRKLÜĞÜN DIŞINDAKİ SES TÜRKLÜĞÜN SESİ SAYILMAZ. Yahya Kemal.


BÜYÜK ŞEYLERLERİ YANLIZ BÜYÜK MİLLETLER YAPAR.
ATATÜRK

TÜRKLÜGÜN 6 İLKESİ
1:Siyasi varlıkta birlik .
2:Dil birligi
3:Yurt birligi
4:Irk ve menşe birligi
5:Tarihi karabet.
6:Ahlaki karabet

eger bir millet büyük se kendini tanımakla daha büyük olur.(ATATÜRK)

KUŞLAR GİBİ UÇMAYI BALIKLAR GİBİ YÜZMEYİ ÖĞREN dİK FAKAT Ç BASIT BİR SANATI UNUTTUK İNSAN GİBİ YAŞAMAYI BİLİYORMUSUN BUGÜN dÜNYA dOSTLAR GÜNÜ MESAJI SEV İĞİN dOSTLARINA GÖNdER EĞER BENdE O SEVdİĞİN dOSTLARINdAN BİRİYSEM BANAdA YOLLA BUNU ARKAdAŞLARINA GÖNdER BAK KAÇ CEVAP GELECEK EĞER 7 dEN FAZLA İSE SEVİLEN BİR dOSTSUN yazar:Alper akkılıç

ALLAHNASİP EDER,ÖMRÜM VEFA EDERSE ,MUSUL-KERKÜK VE ADALARI GERİ ALACĞIM.SELANİK DE DAHİL.BATI TRAKYAYI TÜRKİYE HUDUTLARI İÇİNE KATAÇAĞIM.MUSTAFA.KEMAL. ATATÜRK.


BALKANOLOJİ KÜLTÜR BAŞKANI NİYAZİ AKKILIÇ İBRET VERİÇİ SÖZLERİ

Balkan Türkleri bilinen Bulgaristan Türkleri Büyük önder ATATÜRK Düşünçelerine ve fikirlerinden esinlenerek ve cizdiği doğru politikalarından esinlenerek Bulgaristan Türkünün akılçı politikasınla doğru istikamette ilerleyerek,DELİORMAN VE RODOPLAR – Gülvadisi – Dobruca ve Tuna boyu Türkleri tek vüçüd birleşerek,Totaliter baskıçı Todor Jivkof yönetimine SİLAH KUŞANARAK SAVAŞMADAN, Dağa çıkarak isyan etmeden, TERÖR YARATMADANM,,Bulgaristanmda Zulümçü devletine resmi ve özel işyerlerini kırıp dökmeden Türklüğe yakışır bir şekilde,Avrupa ve diğer ülkelere örnek olabileçek şekilde Medeniyetinin Milli Türklük Şuurunla Sayın Liderlerinin AHMED DOĞAN ile Türk Milli ATATÜRKÇÜ Teşkilatının uyğuladığı DEMOKRASİ varlığının ğeleçegini, Özğürlük güneşinin doğacağını,Hak ve ADALETİN, Barışın var olaçagına inanarak H.Ö.H. nin kurulmasınla Jivkofun BKP nin 45 yıllık yönetimini YIKARAK tuz ve buz etmede Türklerin yıkıçı olmayarak çaLIŞMALARI HER ZAMAN TAMAMLAYIÇI OLDUĞUNU VE Bulgaristan Türkünün ulus olarak kültür değerlerine sahip çıkarak Türk varlığının BÜTÜNLÜĞÜNÜ GÖSTERMİŞ OLARAK ÖNEMİNİ,TANITIMINI VE YERİNİ LAYIK OLARAK GÖSTERMİŞTİR. Niyazi akkılıç-Balkanoloji başkanı.



2.TÜRK DİLİ ,TÜRKÇE DEMEK TÜRK DEMEKTİR.
Ne Mutlu Türküm diyene.


3.Milletce, aziz şehitlerimizi, kahraman gazilerimizi, milli,Birlik ve Beraberlik için ,vatan için, fedakarca çalışan, serdenğeçen Alperen Mehmetçikler en kutsal duyğularlan selamlar sevği, sayğı, ile hürmetli dualarımızı balkan Türklüğü olarak içtenlikle sunarız.
4Her kahraman vatansever Bayrağının direğidir.Gönüllerde layık olmalı, her Türkün başı göklere değmelidir.Albayrağı saglam tutmak en büyük ödevimizdir.Sen Necipsin Türk MİLLETTİ BU SENİN KUTSAL VAZİFENDİR.. NİYAZİ AKKILIÇ- Balkanoloji başkanlığının sözlerinden.


5.Şehit gazilerimizin şanlı hatırı için Balkan Türkleri ve Deliorman Türkleri tüm Bulgaristan Türkleri şehit ve gazilerimize minnet ,şükran, sunarak, Dualarını kalplerinin enderinliğinden ifa etmektedirler.. Balkanoloji başkanı Niyazi akkılıç.istanbul


6.Sizler unutulmayan ruhumuzun çiçegi olan şanlı şehitlerimiz,Sizler her zaman HİLALİN ve Yıldızların cennet mekanınıda görmelisiniz. Sizler Türk Millettinin kırçiçegi ve Balkan TÜRKÜNÜN kardelanısınız ölümden korkmayan aşıklarsınız. SİZİNLE Tüm Dünya Türkleri gurur ve onur duyarak okudukları Dualarlan Fatihalarla yanınızdadır.NiyaziAkkılıç.Balkanoloji kültür başkanı – İstanbul



7.Balkanlar 600 yıl Türklük yaşadı.Bu Memleket Tarihte Türktü,Şimdiki Durumundada Türklük yasşamaktadır.Balkanlarda Türk varlığı var oldukça, Türklük ebediyen var olaçaktır.Türk toplumunun yegane dayanağıda TC NİN Dimdik ayakta var olmasıdır.
Milletim TÜRK.Vatanım Türkiye,Ülküm Türklüktür.Ulu önder ATATÜRK REHBERİMİZDİR.En büyük Türkiye Canımız kanımız sizlere feda olsun. Balkanoloji başkanı Niyazi AKKILIÇ-İstanbul. Adımız Türk ve Andımızdır.Bulgaristan ve Deliorman Türkleri olarak,Türklük adına, Vatan ve Bayrağımız adına ,Türklük ugruna Canımızı ve kanımızı hiç esirgemeden korkmadan koyarız. Balkanoloji başkanı.NİYAZİ AKKILIÇ- İstanbul.Nasıl güçlü oluruz, Bir araya gelemezisek.Nasıl sahip çıkarız geleçeğimize, Geçmişimizi bilmezisek, Biz neler anlatırız ki var olan torunlarımıza ve genç neslimize. Atalarımızı tanıyıp araştırıp anlayamazisek .Nasıl karşı koyarız zulmün zorbalıklarına.Biribirimizi tanıyıp güçümüzü bilmezisek, Gelin bir yol bulalım ,Bir olalım. Balkanlarda Türk Birliğini kuralım. Böylecede yıkılmaz bir kale olalım. Türkün GÜÇÜNÜ BİRDEFA DAHA CİHANA GÖSTERELİM. Balkanoloji başkanı NİYAZİ AKKILIÇ-İSTANBUL. Aziz Balkan Türkleri,ARTIK BU GÜNÜMÜZÜ,Geçmişimizi ve geleçeğimizi çok doğru olarak bilerek konuşalım ve düşünçelerimizi istikbalimizin aynası olmasına yardımcı olalım.Türk ğibi Diri olalım Kale olarakta ayakta olalım.
Balkanoloji kültür başkanı Niyazi akkılıç- İstanbul.

Bu memleket, Dünya'nın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna
mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedibin
senelik Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin
içindeki çacuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk, tabiatın
şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından korkar gibi oldu sonra
onlar alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Birgün o
tabiatın çocugu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu.
TÜRK oldu.
TÜRK budur;
Yıldırımdır,
Kasırgadır,
Dünya'yı aydınlatan Güneştir.
Bugün 1 ziyaretçi (19 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=